10 Mart 2012 Cumartesi

Dalga-lı

Ne olur biraz da dolunay bizi izlese? Bizim ona bakmaya fırsatımız olmasa, unutsak yukarılarda bir yerde olduğunu... Öyle meşgul olsak, ama kendimizle değil.
Hiç sevmediğim yazların bile özlediğim anları var. Yine oraya geldik; geçmişi özlüyorsak "şimdi"de sorunlar vardır. Geleceğe bakışımızda da... Çok meşgul olsak, ama sorunlarla değil. Şarkılarla belki, güzel şarkılarla...

Sen de yoktan yere dalga sesleri duyar mısın bazı şarkılardan? Kulağıma deniz kabuğu niyetine koyup dinledim bu şarkıyı bu gece, tekrar, tekrar...

Biraz dalga sesi gelse, ayakkabılarımı çıkarsam, suda yürüsem, yürüsem, yürüsem...
Kaybolsam.


5 Mart 2012 Pazartesi

P.F.

"Ne kullanalım
doldurmak için
boşlukları?

Açlık dalgalarının kükrediği
bu sürat denizinde yelken açıp
daha, daha
daha fazla alkış mı arayalım?
Yeni bir gitar mı alalım?
Daha güçlü bir araba mı kullanalım?
Bütün gece boyu mu çalışalım?
Kavgalara mı karışalım?
Işıkları açık bıraksak?
Bombaları yollasak..
Doğuya turlar yapıp hastalıklara tutulsak,
Kemikleri gömsek, yuvaları yıksak,
telefonla çiçek göndersek, numara yapsak,
psikologlara gitsek,
et yemeyi kessek,
nadiren uyusak?
Evde insan besleyip köpekleri eğitime göndersek?
Fare yarıştırsak..
Tavan arasını nakitle doldursak, hazine gömsek,
tembellik depolasak..
Ama yine de rahatlamasak!
Sırtımız duvara dönük
öylece kalsak..."

3 Mart 2012 Cumartesi

Zihnimden alıntılar III

Onu her pazartesi ve cuma arardım. Arayan hep ben olurdum; bu iki tarafın da kabul ettiği -hatta kurallarına uymaktan hoşlandığı- gizli bir anlaşmanın parçası gibiydi. Beklediğini bilirdim. Beklenmedik zamanlarda yapılan sürprizler, insanı düzenli olarak karşılaştığı olaylardan daha çok heyecanlandırır. Ama bu başkaydı; yıllardır onu haftada 2 kez arardım ve o arayacağımı bildiği halde, her seferinde çok uzun zamandır beklemiş, bunun hasretini çekmiş de sonunda beklediği an gelmiş gibi heyecanlanırdı. Sesinin titremesinden anlardım bunu. Heyecanlandığında sesini kontrol edemezdi, her zamankinden daha tiz bir sesle konuşurdu. Tiz, ama yumuşak da aynı zamanda; İncitmeyen, kırılgan bir ses...

Uzun ve yorucu, kötü bir dönemi geride bıraktıktan ve derin bir nefes aldıktan sonraki ilk konuşmamızda, o zamana dek ona anlatmadığım ne varsa anlattım. Uzun süre beni üzmüş, omuzlarımda ağırlık yapmış ne varsa, hepsini... Nasılsa artık etkisizlerdi, anlattıklarım onu üzmezdi. Öyle sanıyordum...

Öyle olmadı. Onu anlamaya ve kendimce -kendimden bile- korumaya çalışırdım hep. Küçük yaşta acı çekmeyi öğrenmeye başladım. (Babam öğretti acıyı; yok olarak. Yok olmanın tam olarak neye karşılık geldiğini uzun süre anlayamadım; tanımlar devamlı değişti -ya da birikti-. "Annemin hep ağlamasına babamın yok olması denir.", "Annemin saçlarının beyazlamasına, öfkeli olmasına, bazen öfkeli bile olamamasına...". Yalnızlığımın temelleri orada atılmıştı. "Babamın yok olmasına yalnızlık denir.". Yarım kalmaya o zamanlar başlamıştım, sonra zaten bırakamadım. Ben hep bırakamayan taraftım...) Küçük yaşlarda kolay öğreniyor insan, yaş ilerledikçe öğrenmek zorlaşıyor. Ama söz konusu acı çekmek olduğunda bu kural da geçerliliğini yitiriyor. İnsan acı çekmeyi her yaşta öğrenebilir. O öğrenmesin istiyordum; acı çekmesin, acının varlığından dahi haberi olmasın diye geçmişimi karanlıkta tutuyordum. Nerden bilecektim acıyı en az benim kadar bildiğini... Bilmeliydim. Beni dilediği gibi sevmesine izin vermenin onu nasıl iyi ettiğini bildiğim gibi bilmeliydim. Ortada bir "iyileşmek" varsa, iyileşmenin öncesi de vardır, öncesinde onarılması gereken bir şeyler vardır. Hastalıklar, yaralar vardır. Bunu hep görmezden gelmişim meğer.

Ama onun da görmezden geldiği zamanlar, durumlar olurdu -duymak istemediği konulardan söz etmeye başladığımda hemen konuyu değiştirirdi mesela-. Görmezden gelmek de, katı kurallarına uymaktan hoşlandığımız gizli anlaşmamızın masum (görünen) bir parçası gibiydi.

...