12 Temmuz 2012 Perşembe

"Kayıp"

Her zaman yaptığım gibi, 2 saat sürecek o derse girmeden önce, kantine gidip kahvemi aldım. -Kahvemi soğuk içme alışkanlığım, bu uzun süren derslerden mirastır. Kahveyle ders aynı anda bitsin isterim.-. Dersin adı -Tarih- bize tersini söylüyorduysa da, az sonra o senenin en keyifli derslerinden biri başlayacaktı. Bunu öğrenmeye 5 dakika kala sınıfa girdim, en ön sıraya oturdum, çantamı yan sıraya koydum, not defterimi ve kalemimi çıkardım, kahvemden bir yudum aldım...

Sonra siz kapıyı açtınız, birkaç sağlam adımla masaya ulaştınız, çantanızı masaya bıraktınız, çantanızın hemen yanına da kendinizi bırakıp "Ben güçlü bir kadının gözleriyim" diye bağıran kahverengi bakışlarınızı sınıfa yönelttiniz. Kelimenin hem gerçek, hem mecaz anlamıyla makyajsızdınız. Yüzünüzün kıvrımlarında, alnınızdaki ve gözlerinizin altındaki çizgilerde çok kişinin göremeyeceği kırılganlığınız gizliydi. Yaşadıklarınız, onu saklamayı öğretmişti size. Vitrine, inancınız, öfkeniz, umudunuz, enerjiniz yerleştirilmişti; bunlar çoğalsın diye, ihtiyacı olanlar alıp kullansın diye... Ve biraz da "düşman" (çünkü böyle bir ülkede, bu çağda yaşamak, savaşmak demekti biraz) ürksün diye!

İkinci derste artık adımı biliyordunuz. Henüz çok az diyalog kurmuş olmamıza rağmen hakkımda bildiğiniz başka şeyler de vardı. Bazı yakınlıkların, uzun mesailer harca(t)maya ihtiyacı yoktur. Bizimki de onlardandı...

Okulun yoklama yapmayan tek hocası! Buna rağmen dersleri nasıl öyle kalabalık oluyordu? Sanatı belki bizim kadar seviyordunuz. Üreten insanların varlığı umut veriyordu size. Onlara bakarken gözleriniz parlıyordu. Fakat umutlarınızı yeşerten bu öğrenciler, tabii sizi hayal kırıklığına uğratma gücüne de sahipti. Öfkelendiğinizde sevecen yüz hatlarınız, birden, çocuğunu azarlayan, onun için kaygılanan bir annenin buz gibi yüz hatlarına bırakıyordu kendini. -Çocuğunuz yoktu. Bana "kızım" derdiniz.-

Koca yoğun bir senenin sonuna doğru kantinde yaz sohbetlerimiz başladı. Çaylar hep sizdendi. "Kızlarınız"la toplanır, sizi yorgun düşüren derslerin ağırlığını onların sohbetiyle atardınız üstünüzden. Sohbetlerde sansüre yer yoktu. Hayallerde de öyle... Yazın birinde sırt çantalarımızı kaptığımız gibi Karadeniz'e gidecektik, ciğerlerimiz oksijen görecekti! Ama önce size davetliydik. Yemek sözünüz vardı, balkonunuzda ağırlayacaktınız bizi.

Hayaller bir yere gitmiyordu, o yaz hepimiz başka şehirlere dağıldık. Ertesi sene tekrar kantinde toplanıp hasret giderdik. Hayaller yinelendi, yenilendi.

Yoruluyordunuz. Göremediğimiz, göstermediğiniz ağır bir şeyler vardı ve taşımanız zorlaşıyordu sanki. Biz mücadele ettiklerinizin çok azına şahit oluyorduk. Paylaşmanızı istediğimizde, soruları iyimserlikle geçiştiriyordunuz. Hepsi bir şekilde aşılacaktı...

Sağlık sorunlarım yüzünden eve hapsolduğum birkaç ay boyu, sizden haber alamadım. İyi olduğunuza inanıyordum, aynı koridorlarda yürüyüp, gülümsediğiniz, kucaklaştığınız insanlara güç verdiğinize, onlardan güç aldığınıza... Tekrar karşılaşacağımıza, kucaklaşacağımza... Aylar sonra hakkınızda aldığım ilk haber, kansere yenik düştüğünüz olmamalıydı! Haberi ileten maili defalarca okudum, her açışımda orada olmamasını dileyerek! Hep ordaydı. Orda hep aynı cümleler yazılıydı. "(...)Hocamızı kaybettik..." Kaybetmek. Ne garip kelime. Kaybettiysek, arasak bulurduk belki? Rüyalarımda hep sizi aradım. Uzun beyaz koridorlarda, boş kalmış sınıflarda koşturup durdum. Sesinizi duyup o sese ulaşamamak... Herkesi buldum, sizi bulamadım. Kimseyi aramazken, sadece sizi ararken, "kaybetmek"... Kaybetmek böyle olmamalıydı.

Ben bir gün Karadeniz'e gideceğim Sevgili Halide Pek! Sırt çantamı kaptığım gibi o yeşilliklerin arasında bulacağım kendimi. Sizin de yakınlarda bir yerde, gülen gözlerle serin manzarayı izlediğinize inanarak...

Arada bir gözlerim dolarsa bana kızmayın olur mu? O olsa olsa rüzgâr(ınız)dandır...