Susmak da hafif, konuşmak da
Terazinin bir yanında bunca ölüm
Ne kadar ağırlık koysak az öbür yana..
29.12.11 / Yangın Yeri
30 Aralık 2011 Cuma
19 Aralık 2011 Pazartesi
"Evrenin En Debelenen Yerinde" Olacağı Buydu
Aklımda bir uçağa binmek, biraz uzaklar görmek vardı. Lakin dışarıda olanlar, aklımı susturuyordu. Bu durum rüyalarımı taciz etmeye başladı ve bir sabah küçük kırmızı bir uçuk, dudağımın sol üst kenarından bir bilet aldı. Bana yine uçaklara bakıp el sallamak, uzaklara selam yollamak kaldı.
Üst kattan gelen matkap ve çekiç sesleriyle uyandım. "İşte güzel, sürprizlerle dolu bir gün daha!" dedim mutlulukla! Uyandıktan 4 saniye sonra -yani ben içimden "İşte güzel, sürprizlerle dolu bir gün daha!" dedikten hemen sonra- telefon çaldı. Filmlerdeki gibi. Filmlerde de her şey sırayla olur. Uyanmadan telefon çalmaz, uyanınca çalar. -Ya da yola çıktıktan 3 saniye sonra oradan bir taksi geçer, kahramanımız o taksiye biner gider. Bazen yolda ağlar. Bazen sadece camdan dışarıyı izler. Bazen şoför kalitesiz bir espri yapar, dikiz aynası yoluyla göz teması kurulur, kahramanımız samimiyetsizce gülümser, başını sağa çevirip yolu izlemeyi sürdürür... Gülümsemesi hemen söner. Gerçeklerle filmleri birbirinden ayıran detaylardan biri, yola çıkar çıkmaz önümüzden geçen taksinin üzerimize su sıçratacak olmasıdır... Sürprizlerle dolu bir günde bu, kaçınılmazdır.- Telefonla konuşurken ağzımın çevresinde bir yerlerde bir terslik olduğunu fark ettim. Konuşmamı zorlaştıran, gülmemi, gülümsememi ise imkansız kılan bir misafir. Bir yolcu; Kim sattı o bileti bu uçuğa?
Gürültüden başım ağrıdı. Kendi kendime "Yemeği dışarıda mı yesem?" diye sorduktan 4 saniye sonra matkap sesi kesildi. Gürültüyü bastırsın diye sonuna kadar açtığım müziğin sesini, biraz kıstım. Baş ağrısının sesi kısılmıyordu... Bu kez "Yemeği dışarıda mı yesem, biraz hava da alırım hem?" diye sordum, matkap sesi geri dönüp sorumu yanıtladı: "Evet. Defol!". "Sen beni kovamazsın, ben istifa ediyorum!" diye bağırdım matkaba... Ben böyle bağırınca uçuk yine acı verdi.
Üst kattan gelen matkap ve çekiç sesleriyle uyandım. "İşte güzel, sürprizlerle dolu bir gün daha!" dedim mutlulukla! Uyandıktan 4 saniye sonra -yani ben içimden "İşte güzel, sürprizlerle dolu bir gün daha!" dedikten hemen sonra- telefon çaldı. Filmlerdeki gibi. Filmlerde de her şey sırayla olur. Uyanmadan telefon çalmaz, uyanınca çalar. -Ya da yola çıktıktan 3 saniye sonra oradan bir taksi geçer, kahramanımız o taksiye biner gider. Bazen yolda ağlar. Bazen sadece camdan dışarıyı izler. Bazen şoför kalitesiz bir espri yapar, dikiz aynası yoluyla göz teması kurulur, kahramanımız samimiyetsizce gülümser, başını sağa çevirip yolu izlemeyi sürdürür... Gülümsemesi hemen söner. Gerçeklerle filmleri birbirinden ayıran detaylardan biri, yola çıkar çıkmaz önümüzden geçen taksinin üzerimize su sıçratacak olmasıdır... Sürprizlerle dolu bir günde bu, kaçınılmazdır.- Telefonla konuşurken ağzımın çevresinde bir yerlerde bir terslik olduğunu fark ettim. Konuşmamı zorlaştıran, gülmemi, gülümsememi ise imkansız kılan bir misafir. Bir yolcu; Kim sattı o bileti bu uçuğa?
Gürültüden başım ağrıdı. Kendi kendime "Yemeği dışarıda mı yesem?" diye sorduktan 4 saniye sonra matkap sesi kesildi. Gürültüyü bastırsın diye sonuna kadar açtığım müziğin sesini, biraz kıstım. Baş ağrısının sesi kısılmıyordu... Bu kez "Yemeği dışarıda mı yesem, biraz hava da alırım hem?" diye sordum, matkap sesi geri dönüp sorumu yanıtladı: "Evet. Defol!". "Sen beni kovamazsın, ben istifa ediyorum!" diye bağırdım matkaba... Ben böyle bağırınca uçuk yine acı verdi.
17 Aralık 2011 Cumartesi
"Anlayacağımı düşünüyorlardı," diye devam etti Umut, hastaneden geldikten sonra banyo yapmış, koyu gri bir eşofman giymişti. Bu eşofmanın içinde olduğundan daha yaşlı görünüyordu. Ağır bir ameliyattan çıkmış gibi, diye düşündü Abidin ya da uzun sürecek bir intihara ara vermiş gibi.
"Anlıyorum gerçekten de..." Kütüphaneyi gösterdi, "Ama bak, yolun sonuna doğru haklı çıktı Dostoyevski. 'Her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır,' demiş ya... Ben de hastalandım işte."(B.S.Y.P.G.S. - B. Bıçakçı)
"Şimdi yağmuru seviyorum"
İstanbul'umun muhtelif semtlerinde, kadınların balkonda serili
çamaşırları telaşla toplamasına yol açmakta şimdi yağmur. Hemen yanımdaki
pencereye bakınca ilk gördüğüm, cama tutunabilmiş damlalar oluyor. Camdaki damlaların arkasında, boşlukta yer çekimine teslim olan diğer
yağmur damlaları, sonsuz sayılı... Daha da arkada, az önce yağmurdan
kaçan, bir yerlere koşturan insanların şimdi boş bıraktığı ıslak, gri
sokak...
Bu damlalar kar tanelerine dönüşsün isterdim başka bir gün olsa; bu aralar kar özlüyorum daha çok. Uzun uzun yağıp birkaç santimlik kalınlığıyla sokakları kaplayan o beyaz soğuk yığını. Henüz üzerinde kimsenin yürümediği, üzerinden arabaların geçmediği, karın en temiz, dokunulmamış hâlini görmek istiyorum. Üstünde ilk yürüyen ben olayım istiyorum.Yıllar önceki pazar sabahlarında babamın, çok müjdeli bir haber verecek gibi yapay ama tatlı bir heyecanla yanıma gelip "Kızım bak, yerler bembeyaz" diye pencereyi göstererek beni uyandırışını filan... O heyecana kanmayı, inanmayı... 6 yaşındaki o kız çocuğunun alabileceği en müjdeli haberdi o zamanlar kar yağışı, elbette inanacaktım. Dört gözle karın biraz daha birikmesini bekleyecektim; dizlerime kadar ulaşsın isteyecektim. Ulaşacaktı da; kısacıktı boyum... Ankara'yı özlüyorum, Ankara'nın boyumdan büyük kardan adamlar yaptığım, yahut kardan adamların boyuna anca yetiştiğim günlerini. Ama bugün kara dönüşmeyebilir damlalar, izin veriyorum. Ankara'nın yağmurunu da özlüyorum ben. Ve yaşadığım, gördüğüm diğer şehirlerin yağmurlarını... Uğradığım her şehirde mutlaka bir kez yağmura yakalandım ben, afferin bana. Gördüm ki çirkin şehir yoktur, az yağmur vardır. Diyeceğim o ki, yağmur bugün için çok yerinde bir tercih olmuş, "Afferin tanrı'ya." da...
Çamaşırlar toplandı şimdi. Balkonlar bomboş, sokaklar da öyle. Ağaçların dalları ve dipleri sarı. asfaltlar için en ideal boya oluyor sonbaharkış civarı kurumuş yapraklar. Dünyanın en doğal boyası; hiçbir katkı maddesi içermeyen. Zaten öyle kalıcı da değildir; bir rüzgar eser, yapraklar savrulur. Yağmur şiddetli yağdıysa eğer, asfaltlar sarışın kalmakta biraz daha ısrarcı davranabilir. Yapraklar daha sıkı sarılır asfalta. Yağmur ağırlık yapar yaprakların ve biraz da insanların üzerinde. Tam olarak şunun gibi bir ağırlık.
Yağmur diner. 'Uzun yağmurlardan sonra', asfaltlar tekrar insan rengine boyanır, yavaşça. Ama daha vakit var buna; belli ki biraz daha doyacak İstanbul yağmura, yağmur İstanbul'a. Belli ki ellerim biraz daha üşüyecek, çamaşırlar balkonda değil evlerde kurutulacak...
Yağmur dinene kadar, "bari yürekler üşümesin" diye biraz daha Erkan Oğur dinlenecek...
Bu damlalar kar tanelerine dönüşsün isterdim başka bir gün olsa; bu aralar kar özlüyorum daha çok. Uzun uzun yağıp birkaç santimlik kalınlığıyla sokakları kaplayan o beyaz soğuk yığını. Henüz üzerinde kimsenin yürümediği, üzerinden arabaların geçmediği, karın en temiz, dokunulmamış hâlini görmek istiyorum. Üstünde ilk yürüyen ben olayım istiyorum.Yıllar önceki pazar sabahlarında babamın, çok müjdeli bir haber verecek gibi yapay ama tatlı bir heyecanla yanıma gelip "Kızım bak, yerler bembeyaz" diye pencereyi göstererek beni uyandırışını filan... O heyecana kanmayı, inanmayı... 6 yaşındaki o kız çocuğunun alabileceği en müjdeli haberdi o zamanlar kar yağışı, elbette inanacaktım. Dört gözle karın biraz daha birikmesini bekleyecektim; dizlerime kadar ulaşsın isteyecektim. Ulaşacaktı da; kısacıktı boyum... Ankara'yı özlüyorum, Ankara'nın boyumdan büyük kardan adamlar yaptığım, yahut kardan adamların boyuna anca yetiştiğim günlerini. Ama bugün kara dönüşmeyebilir damlalar, izin veriyorum. Ankara'nın yağmurunu da özlüyorum ben. Ve yaşadığım, gördüğüm diğer şehirlerin yağmurlarını... Uğradığım her şehirde mutlaka bir kez yağmura yakalandım ben, afferin bana. Gördüm ki çirkin şehir yoktur, az yağmur vardır. Diyeceğim o ki, yağmur bugün için çok yerinde bir tercih olmuş, "Afferin tanrı'ya." da...
Çamaşırlar toplandı şimdi. Balkonlar bomboş, sokaklar da öyle. Ağaçların dalları ve dipleri sarı. asfaltlar için en ideal boya oluyor sonbaharkış civarı kurumuş yapraklar. Dünyanın en doğal boyası; hiçbir katkı maddesi içermeyen. Zaten öyle kalıcı da değildir; bir rüzgar eser, yapraklar savrulur. Yağmur şiddetli yağdıysa eğer, asfaltlar sarışın kalmakta biraz daha ısrarcı davranabilir. Yapraklar daha sıkı sarılır asfalta. Yağmur ağırlık yapar yaprakların ve biraz da insanların üzerinde. Tam olarak şunun gibi bir ağırlık.
Yağmur diner. 'Uzun yağmurlardan sonra', asfaltlar tekrar insan rengine boyanır, yavaşça. Ama daha vakit var buna; belli ki biraz daha doyacak İstanbul yağmura, yağmur İstanbul'a. Belli ki ellerim biraz daha üşüyecek, çamaşırlar balkonda değil evlerde kurutulacak...
Yağmur dinene kadar, "bari yürekler üşümesin" diye biraz daha Erkan Oğur dinlenecek...
16 Aralık 2011 Cuma
15 Aralık 2011 Perşembe
Güzel Filmlerin Güzel Şarkılarından...
"Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere karıştığı koylardan"
E.Cansever
14 Aralık 2011 Çarşamba
Ankara'yı özlerken.
Geceyi sımsıkı tutmak istedim
Tırnaklarım elime battı.
Gecenin tutulamadığını fark ettiğimde ellerim kanamıştı:
![]() |
...
Eşikte durup yalandan birkaç kez öksüren gece... Ayağı takılan, her şeyin üzerine dökülen gece...
Rüyalar gerçeği kovalarken geri dönemeyecekleri kadar uzağa gidiyorlar. Kokoreç ve midye tezgahlarının önünde sarhoşlar birikmeye başlıyor. Çöp kamyonlarının kokusu, gürültüsü sokakları dolduruyor. Güneybatı ufkunun hemen üzerinde Jüpiter birilerini bir şeylerden korumak istercesine parıldıyor. Poyraz çıkıyor, ağaçlar, çalılar silkiniyor; gençlikleri köylerde, kırlarda geçmiş şimdi rutubetli apartman dairelerinde ömür tüketen ihtiyar kadınların dediği gibi, tam kırk kez silkiniyorlar. Temizleniyorlar. Hava biraz serinliyor. Sokak lambalarının ışığı hafifçe kırılıyor, olduğundan farklı görünüyor bir an için her şey, uzaklar yakınmış gibi, önceden mümkün olmayan artık mümkünmüş gibi.Yalnızca bir an ama. Yalnızca bir an farklı görünüyor her şey.Çünkü bu şehir de diğer şehirlere benziyor. Burada da karnını doyurmak, başını sokacak bir yer bulmak, hastaneye, karakola düşmek gibi dertler var. Bu şehirde de geceleri duvarlara yazı yazarken bir şey gelip insanın bileğinden tutuyor, tabii bu yüzden bazı harfler atlanıyor, sözcükler yanlış yazılıyor. Sonuçta bu şehirde de çoğunluk aynı kanıyı paylaşıyor: "Anarşistler imla bilmiyor."Yine de, her şeye her şeye rağmen, bu şehirde de birileri, insanlık tarihinin en başında yazılması, yazı yok muydu, çizilmesi gerekeni bir duvara yazıveriyor: "NE TANRI NE EFENDİ!"Üstelik ünlem işaretini filan da unutmadan!Sabah olduğunda belediye otobüsleriyle, minibüslerle işlerine gidenler, "NE TANRI NE EFENDİ!" yazısını gördüklerinde, başlarında bu ikisinden de bolca bulunduğundan, duvarlara daha anlamlı, daha işe yarar şeyler yazılması gerektiğini düşünecekler. Vatan ve bayrak ile ilgili şeyler örneğin; aramızdan bazılarının hain olduğunu ve hainleri, imansızlıkları bekleyen kaçınılmaz sonu bildiren şeyler.Sonra duvarları da yazıları da unutacaklar. Açıktaki tekneyi kıyıdan koştura koştura takip ederek bir gün daha yaşayacaklar.Güneş öğleden sonra ortalığı kavurduğunda, kışın alev rengi meyvelerini yemek için ateşdikenlerinin dallarına konan ve dallarla birlikte havada sarhoş gibi sallanan güvercinler, saçakların gölgesine çekilip uyuklayacak. Orta yaşlı kadınlar balkonlarda ellerinde yelpazeler, saçlarından söz edecekler: "Bana yapışık fön yakışmıyor. Yüzüm geniş ya benim, kuaföre kabarık fön yapmasını söylüyorum." Yazlıklarına gidemeyen apartman yöneticilerinin canları sıkılacak, yine bir duyuru yazıp apartman girişlerine asacaklar: "Siz saygıdeğer apartman sahiplerimiz olarak sizlere daha rahat ve huzurlu bir ortam yaratmak istiyoruz." İkindi ezanı okunurken elektrik kesilecek. Birden sessizlik. Balkon kapıları gıcırdayacak, rüzgârla havalanan, uçuşan tüllerin halkalarının kornişlerde çıkardığı tıkırtılar duyulacak o sessizlikte.Elektrik gelince buzdolaplarının motorları yeniden uğuldamaya başlayacak.Akşam olacak, gece yine eşikte durup yalandan birkaç kez öksürecek. Anneler, güzel bir şeyi, olmasını istedikleri bir şeyi sabırsızlıkla bekleyen çocuklarını, "Yatacağız, kalkacağız, yatacağız, kalkacağız..." diye avuturken çıplak gerçeği söylemiş olacaklar.Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


