26 Ağustos 2013 Pazartesi

Tüm Ağustosların Yıl Dönümü


I

Her şeyin karşısında bir yerlerde
                                bi balkonda
Yavaşça akan bir sokak
arabalar, arabalar
biraz uzakta bir deniz var

öyle uzun ve geniş,
öyle tenha ki şimdi içim
Bir akşam vaktiyim,
yemekler yenmiş
yorgunluk çökmüş
kimsede derman yok
ben o günün en takatsiz saatleriyim.

kalkıyorum yerimden
kırmızı bir kolye takıyorum boynuma
bakışlarım,
nefesim, nefesim
kırmızı oluyor
"bu kadar kırmızıyla sokağa karışamam" diyorum
sokaklar fazla kırmızıyı kusar.
Halbuki hatırlıyorum,
sokağı kırmızıya boyadığımız günleri hatırlıyorum
sonra her şeyi
her şeyi, bir kez daha.

("Bir kadın bağıra çağıra"
unutulmaya direniyor)

II

İnsan ister istemez bir tedirginliğe dönüşüyor zamanla
ağrı kesiciler, en güzel manzaralar
ıssız koylar, uzak tatiller
sonsuz gülmeler, gülen gözler
hiçbiri, hiçbiri engelleyemiyor insanın kaçınılmaz sonunu
Bütün engelleri aşıp
en orta yere yerleşiyor tedirginlik.

Sezgiler. Sezgilerim. bu
her şeyi bilen.

Ben artık
her an
her-an
kanamak, ağrımak istemiyorum.

Çok kirli yollardan geçtim
                        -nedense-
o yollar bitince o kadar durdum, o kadar durdum ki
şimdi ben yürümek nedir,
                anlamak nedir,
                anlaşılmak nedir, unuttum.
kaslarımla unuttum
ve aklımla.
o kadar durdum.

yüzümde onlarca iz
gözlerimde kaç kat perde kim bilir
ben artık insanlara kendi gözlerimle bakmayı unuttum.

Sonra ne çıkar dedim unutsam
Bir balığın gözleriyle baksam size
Renksiz bir balığın

Daha da kötüsü
kilisesi yıkılmış bir papazın gözleriyle
-yıkılmış bir papazın gözleriyle-.
biraz ben olmasam diyorum
sizin acılarınızı alsam yalnız
kendiminkileri bıraksam

yalnızca başkalarının acılarını anlamaya çalışarak
yaşlanıvermiş bir kadının gözleriyle baksam size
ne çıkar?

III

Neden veda edemez insan?
arkasında bir iç çekiş bırakmamak için mi?
-ki bırakmadım.-
kendi iç çekişinden korktuğundan mı?
-korkmadım.-
Neden veda edemez?

Olabildiğince arkamı döndüm
Orada kimler var diye dikkatlice baktım
rüzgarlı bir koyda
bir mum ışığı kadar cılızdım
rüzgarlı bir koyda
bir mum ışığı gibi dikkat çekici
büyüyüp ateş olmaya hazırdım
bilseniz,
yoo.. bunları asla anlatmazdım.


Yeni yeni yollar bulmalıyım diyorum
O sokaklardan tekrar tekrar geçmemek için
Vapurla mı gitmiştim oraya hep?
artık otobüsle gitmeliyim
öylesi çok mu uzun sürer?
olsun. yürümeliyim.
İlla gidilecekse
oraya yeni yollardan gitmeliyim.

Oysa biliyorum ben buraya gelen, buradan giden tüm yolları
Bildiğime yanıyorum.

Sabah kokusu. Sabah kokusu.
Nasıl mümkün değilse bir örümceğin yürüyüşünü
görmek gece vakti, karanlıkta,
öyle mümkün değil
bir hastalık gibi yayılmayı bırakması
hatırlamanın.

Hatırlamak
-demiştim ya-
bir hastalık gibi aklımda.

IV

En sıkıntılı vakitleri eritmek için
oyalanmaların tarihiyim.
Yanıbaşımda mutsuzluğun şarkısı yazılırken
bulduğum ilk martının peşine takılmalarla dolu bir tarih.

Ne kadar duygusuz bakabilirsem o kadar bakıyorum işte
daha fazla değil
Ne kadar az soru sorabilirsem o kadar susuyorum
daha azı değil
Ne kadar açılabiliyorsa o kadar açıyorum radyonun sesini
yine de duyuyorum fısıltılarınızı
Olmaz mı duymasam,
duymasam tekrar tekrar tekrar
aynı acı şarkıyı?
-radyoda da aynı şarkı-

içimi açtım bir zaman
biraz rutubet biraz portakal çiçeği kokusu yayıldı,
kokladınız,
ne varsa kurcaladınız,
hepsini çıkarıp yerinden
teker teker baktınız, dokundunuz
tanıdınız.
keyfinizce güzeldim, keyfimce sevgi dolu
bunlardan hiç bahsetmediniz.

Biliyorum artık
her sevgi zamanı gelince kolayca bir mide ağrısına dönüşür.
biliyorum geri dönülmez
hiçbir yerden, hiçbir yere geri dönülmez.

V

gözlerinizden bir perde geçiyor
bir anda uzaklaşıyorsunuz, ışık sönüyor, salon boşalıyor...


Ağustos '13

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Şimdi otur ve kendine bir hikâye yaz

Ben çok eski zamanlardan geldim. Tam da hayal ettiğin gibi. Hiçbir yere sapmadan, sağa sola bakmadan tam karşına geldim, burda durdum.
Beni al ve sakla istedim, kimseye gösterme. Sakla çünkü çok eski zamanlardan gelmiş olmama ne sen inanabilirsin ne onlar.. İnandırıcı değilim biliyorum, sen de inandırıcı değilsin. Bu baktığında gözlerimin ardını gören gözlerinle inandırıcı değilsin. Bu güldüğünde yüzünün aldığı biçimle, oltandaki balığı gerisingeri denize atmamak için kendini zar zor ikna edişinle, saatler harcayarak tuttuğun balıkları dönüş yolunda sana o uzaktan bakan kedilere teker teker dağıtmanla, biliyorum, sen de onlara hiç tanıdık gelmiyorsun.
Bütün otobüs tekerleri yadırgıyor seni. Onların karşısında fazla incesin. Televizyonlar seni izlemeyi hiç sevmez. Onların karşısında çok dürüstsün.
Bak ben bir kız hatırlıyorum. Bir akşam bir adamla tanıştı. Biraz konuştular. Daha çok adam konuştu o kız dinledi. Bazen sorulara kısa yanıtlar verdi "...evet", "...hayır" diye.
O akşamdan sonra 3 gün ağladı kız. Nedenini bilmeden. O kadar çok ki hem de, kimse susturamadı onu. Her yerde ağladı, her an. Ortada hiç de kötü bir şey yokken. Ya da o, ortada kötü şeyler olduğunu henüz bilmiyorken.
-Sen de biraz böylesin değil mi? Her şeyin kokusunu alırsın.-
3 gün sonra ağlamayı bıraktı. Yine nedenini bilmeden.
Bilmem söylememe gerek var mı, kız adamı ne zaman görse şehir birden kalabalıklaşır, ay dolunaya döner, dolunay şehrin ışıklarını devre dışı bırakırdı.
Dediğim gibi, ben eski zamanlardan geldim ve şimdi o kızı bulamıyorum. Ama sana baktıkça, içimden bir ses senin de o kızı bir yerlerden tanıdığını söylüyor.
Sana garantisini verebilirim ki, birlikte çok acı çekeceğiz. Ortak acılar. Eski zamanlarda, insanlar ortak acılar yaşadığında dostlukları kuvvetlenirdi. Birbirlerine iyice kenetlenirlerdi. Eski zamanlarda bu kadar çok ihanet de yoktu, biliyorum bizim aramızda da olmayacak. Ama ihanetsiz yaşamak, en az ihanetle yaşamak kadar zordur. Yükü ağırdır. Biz bu yükleri sırtlanmaktan hiç çekinmeyeceğiz, bunu da biliyorum. Eski zamanlarda insanların kamburu çıkardı... Olsun. Yüzlerdeki çizgiler, ayaklardaki nasırlar, dizlerdeki yara izleri televizyonların söylediğinin aksine, insanları güzelleştirir. Biz yaşayacağımız acılar kadar güzellikler de göreceğiz; içimizde, dışımızda, arkamızda ve karşımızda...
Neler olacağını ve olmayacağını sen de benim gibi az çok tahmin ediyorsun. Tahminlerinin çoğu doğru çıkacak. Nedense bu böyle oluyor, hepsine hazırlan. Gerektiğinde beni de hazırla, gerektiğinde seni hazırlamamı iste.
İnan, her soluk soluğa kalışımızın ardından, karşısında oturup dinlendiğimiz bir manzara ve iki kişilik bir bank bulacağız. Gerektiğinde bir parkta, battaniye bulup uyuyacağız yine.

Benim çok sevdiğim bir şiir var. O şiirin de çok sevdiğim son dizeleri der ki,
"Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar"

Ne zaman kalbin sıkışsa bunu hatırla. Sıkışıklığı gevşetmeyecek belki ama sana güç verecek.
Şimdi otur ve kendine bir hikaye yaz. Ne kadar temiz olursa sana uzaktan bakan kediler o kadar doyar.

26 Mart 2013 Salı

Uyurkulak




"Kalpdere'de herkes sarhoş. Polisler Bozkaya'daki merkezde sarı bir forta bindiler. Nur ayağa kalkıyor. Fort yola çıktı. Nur dans etmeye başlıyor. Fort Kalpdere yakınlarında bir koya, terk edilmiş bir sahil gazinosuna yanaştı. Nur, inanılmaz, kıvrak, ihanet gibi, yavaşça kazağını sıyırıyor. Polisler yorgun, şefleri bir sigara yaktı. Nur kazağı sallıyor, sallıyor, yüzünde çapkın bir gülüş, Şadi'ye fırlatıyor. Adnan gözlerini kapatıyor, iç çekiyor. Nur pantolonunun kemerine elini atıyor, burnu küçücük, gözleri dumanlı, ağzı hokka, dudakları parlıyor, kemeri çözüp çıkarıyor. Canan gözlerini kapatıyor, içi buruşuyor. Nur pantolonunu indiriyor, bacakları bembeyaz, eli efsane gibi kıvrılıyor. Oğuz gözlerini kapatıyor, önü sert, içi ateş gibi. Nur sutyenini çözüyor, zarif hareketler, memeler, orta boy, yuvarlacık, uçları pembe, dik, bu kadarı da fazla. Şadi gözlerini kapatıyor, şişeyi kafasına dikiyor, yudum, yudum, yudum ve bağırarak dışarı fırlıyor. Nur omuzlarını silkiyor, giyiniyor, Şadi'nin arkasından gidiyor. Kahpe. Adnan ve Canan ve Oğuz yorgun, acı gelip tekrar yerine yerleşiyor, ama acının anası sikilmiş, geç kalmış öfke, işleri bitmiş, sıkıntı çoktan galip gelmiş, pişmanlık kâr eder mi? Şadi arkasından yetişen Nur'u bir fiskede deviriyor, koşuyor. Şef sigarasını bitirdi, yere attı, eli koluyla adamlarına bir şeyler söyledi, adamları silahların emniyetlerini açtı. Nur geri dönüyor. Oğuz ve Canan kendilerinden geçmiş, yoksun, bozuk, ikisi sessizce çekiliyor. Şadi koştukça koşuyor, ufukta sapsarı bir ışıma, bir fort, şef suratlı bir adam, ona doğru ilerliyor. Nur, Adnan'ın aşk ile çekilmiş erkekliğini ustaca mahmuzluyor. Kahpe. Canan sabaha kadar ağlıyor, içinde bir göz ev, kör.
Şadi geri dönmedi.
Adnan iki hafta sonra mahalleyi terk etti.
Dağıldılar.
Adnan martta bir tepeden cansız indi.
Şadi'yi mayısta astılar.
Oğuz ağustosta kayboldu.
Canan kasımda birden zayıfladı."



(Tol - Murat Uyurkulak)

15 Mart 2013 Cuma

Çağdanlık II


...

Ve ben elimdeki o son kibritle
yanan, dönen bir güneş
ve ondan doğmuş bir dünya yaptım kendime.

Korksun güneşten ölülerim;
O benden uzun yaşayacak.

Zihnimden Alıntılar VI -son-



Günde en az bir kere, kendimi üzerinde "Cam Atıklar" yazan geri dönüşüm kutusuna yanlışlıkla atılmış kâğıt gibi hissediyorum, dememiş miydim?
Ya da ne bileyim, bu şehirden gitmekle, bu şehre gitmek aynı acılıkta, dememiş miydim?

Dememiş isem;
O zamanlar çimenler, üzerlerinde tepişen fillere "gidin" demiyorlardı.

Geri dönüşüm kutusundaki cam parçaları, aralarına karışan kâğıtları öğütüp duruyordu. Olanın bitenin ve olacağın hepsi buydu. Bir daha asla adımımı atmayacağım köşeleri oldu İstanbul'un. Bir daha asla kulak kesilmeyeceğim şarkıları var sevdiğim şarkıcıların. Şairlerin benden çalınan şiirleri var.

Olsun. Çok ruhsuz, çok sessiz, çok bakışsız söylenen, belki biraz metânetli bir "olsun".
(-onlar senin tüm varlığındıysa bile mi?
-öyleyse bile.
-şehrin o köşeleri, şarkılar, kayıp şiirler yok?
-yok olsun.)
-"Metânet". Bu kelimeyi nerelerden hatırlıyorum? Bir yerlerden hatırlamam gerektiğini buraya yakışmamasından anlıyorum.-

Kendi sözlerimin içinde boğuldum ben. Sonradan hatırlayıp hatırlayıp boğuldum. Bunlar yalnızca onlardan geriye kalan tortular. Yazıyorsam eğer, beni artık boğamayacak kadar az ve cılızlar diyedir. Yazmıyorsam da öyledir. (olsun.)


Demiştim halbuki. ("Kahredersin, başın önüne düşer" demek gibi)
Bir çocuğa anlatır gibi anlatmıştım ne varsa, ne yaşadımsa. Anlatmadıklarım da olsa olsa gözle zaten görülenlerdi. Kimse kör değildi. Yani öyle sanıyordum. Ona göre davranıyordum...

Nasıl olsa hiçbir söz asıl olan(lar)ı anlatamaz. Yetmez. Ve nasıl olsa konu bunlardan herhangi biri değil, hiç olmadı. Esas konu bunlardan çok daha acımasız. Karanlık. Filân...

Dünyanın kir'ine dair -neredeyse- son sözler bunlar. Son bir ağıt:


Merhaba ruhumun parçaları,
artık birleşme şansınız,
artık bir eviniz yok.