Günde en az bir kere, kendimi üzerinde "Cam Atıklar" yazan geri dönüşüm kutusuna yanlışlıkla atılmış kâğıt gibi hissediyorum, dememiş miydim?
Ya da ne bileyim, bu şehirden gitmekle, bu şehre gitmek aynı acılıkta, dememiş miydim?
Dememiş isem;
O zamanlar çimenler, üzerlerinde tepişen fillere "gidin" demiyorlardı.
Geri dönüşüm kutusundaki cam parçaları, aralarına karışan kâğıtları öğütüp duruyordu. Olanın bitenin ve olacağın hepsi buydu. Bir daha asla adımımı atmayacağım köşeleri oldu İstanbul'un. Bir daha asla kulak kesilmeyeceğim şarkıları var sevdiğim şarkıcıların. Şairlerin benden çalınan şiirleri var.
Olsun. Çok ruhsuz, çok sessiz, çok bakışsız söylenen, belki biraz metânetli bir "olsun".
(-onlar senin tüm varlığındıysa bile mi?-"Metânet". Bu kelimeyi nerelerden hatırlıyorum? Bir yerlerden hatırlamam gerektiğini buraya yakışmamasından anlıyorum.-
-öyleyse bile.
-şehrin o köşeleri, şarkılar, kayıp şiirler yok?
-yok olsun.)
Kendi sözlerimin içinde boğuldum ben. Sonradan hatırlayıp hatırlayıp boğuldum. Bunlar yalnızca onlardan geriye kalan tortular. Yazıyorsam eğer, beni artık boğamayacak kadar az ve cılızlar diyedir. Yazmıyorsam da öyledir. (olsun.)
Demiştim halbuki. ("Kahredersin, başın önüne düşer" demek gibi)
Bir çocuğa anlatır gibi anlatmıştım ne varsa, ne yaşadımsa. Anlatmadıklarım da olsa olsa gözle zaten görülenlerdi. Kimse kör değildi. Yani öyle sanıyordum. Ona göre davranıyordum...
Nasıl olsa hiçbir söz asıl olan(lar)ı anlatamaz. Yetmez. Ve nasıl olsa konu bunlardan herhangi biri değil, hiç olmadı. Esas konu bunlardan çok daha acımasız. Karanlık. Filân...
Dünyanın kir'ine dair -neredeyse- son sözler bunlar. Son bir ağıt:
Merhaba ruhumun parçaları,
artık birleşme şansınız,
artık bir eviniz yok.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder