I
Dışarıdan bakanlar yalnızca "dalgın, üzgün bir adam" görüyor oturduğun sandalyede. Daha fazlasısın, çok daha fazlası. Gözlerin böyle söylüyor, ama kimse sesini duymuyor -"Duysalar ne olur ki?" diyorsun-. Gözlerin tek bir noktada sabitlenmiş...
Unutuyorsun; acıkmayı, uyumayı unutuyorsun, insanlarla konuşmayı, onlar(l)a ağız dolusu gülümsemeyi. Hiçbirini hatırlamaya takatin yok, hiç hatırlayasın yok. Düşünesin de yok, ama elinde değil. Düşünmeden olmuyor, düşünmeyi unutamıyorsun.
Nefes almayı bile unutuyorsun ama düşünmeyi unutamıyorsun.
...
II
-Ne yapardınız cebinizde 'gitmek' de olmasa?-
Her hikayede, en iyi ihtimalle 3. kişi olduğumu anlamam hep zaman aldı. Böyle olduğumu her seferinde ve vakitsizce anladım. Öyle ki, iç sesim bile beni takmaz; konuştuğu, hep bir başkasıdır. "Benim hikayem nerde?" diye sorarım ona, soru boşlukta asılı kalır. Bu böyledir; sorular -karanfillere inat- yerçekiminden muaftır, uçmaları için kanada ihtiyaçları olmaz. Sorumu yine kendim yanıtlarım sonra: "Hayalleri olanın hikâyesi olur. Bu yüzden hikâyem yok benim.".
Ama bir hikâyem olsa, ancak şöyle olabilirdi:
"Bir zamanlar dallarının, yaprakları, meyveleri taşıyamayıp sarktığı genç, inatçı bir ağaçken,
bir gün esmeye başlayıp dinmek bilmemiş kuvvetli bir rüzgârla
çıplak kalmış gibiyim.
Çıplak kalmış gibiyim;
çıplaklığın insana hissettirebileceği ne varsa hepsini tanıdım.
Sonra hiç çiçek açmadım.
Rüzgâr dinmedi.
O sonsuz sonbahar bir türlü bitmedi."
Bu şehrin adı rüzgâr olsun,
buralar beni sevmedi.
III
...
IV
Ellerim üşüyor.